ERDOĞAN DAVRAN İLE SÖYLEŞİ

Erdoğan-Davran1.jpg

ANKARA DEVLET OPERA VE BALESİ YENİ ATILIMLAR EŞİĞİNDE
Ankara’da yoğun bir izleyici kitlesi var. Sanatçı kadronuz, seyircilerin beklentisini karşılayacak sayıda. Peki yaşadığınız sıkıntılar var mı?
ADOB, üç ayrı sahnede sezonunu yürütüyor. Leyla Gencer Çocuk ve Gençlik Birimi’nde hem eğitim veriliyor, hem de sahnemiz çocuklar için her hafta pazar günü saat 11.00’da temsil yapıyor. Operet sahnemiz, haftanın iki günü; salı ve pazar günleri temsil yapıyor. Opera sahnemiz ise pazartesi, salı, çarşamba, perşembe ve cumartesi günleri; yani haftada altı gün perdelerini açıyor. Böylece, cumartesi ve pazar günleri çift temsille haftada sekiz temsil yapıyoruz. Sanatçı kadromuz yeterli. Tüm sanatçılarımızın mümkün olduğu ölçüde eserlerimizde yer alması için çaba gösteriyoruz. Teknik kadromuzda, senelerin geçmesiyle ve yeni teknik elemanların alınmamasıyla bir erime söz konusu. Bu yüzden ne yazık ki teknik açıdan sıkıntılar yaşıyoruz. Bu kadrolarımızın daha iyileşmesine ve gelişmesine ihtiyaç duyuyoruz. Bu yüzden açılacak sınavlarda teknik kadromuzun güçlendirilmesi açısından bir çalışma yapılması düşünülüyor. Önemli bir özelliğimiz, çok sayıda turne yapmamızdır. Dolayısıyla turneye gittiğimiz zaman teknik ekibimizden 10 kişi kadar eksiliyor. Bu da sorun yaşamamıza neden oluyor. Ama genel olarak ADOB, çok geniş bir aile ve her yere yetişebiliyor.

Ankara, kültür ve sanat için çok önemli bir şehir. Opera binası, şehrin beklentisini ne kadar karşılayabiliyor?
Erdoğan DavranBaşka bir açıdan bakarak söyleyeyim. Şehirlerin, ülkelerin bina simgeleri vardır. Bu simgeler genelde o şehirdeki ya da ülkedeki, opera, tiyatro veya senfoni binalarıdır. Tarihin dokusu içinde yapılmış olan bu binalar, dönem olarak da yüzyıllar boyu önemini korur. Ülkemizde Cumhuriyet dönemine ait bu şekilde yapılan tek bina, İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi’dir. Onun dışında süreç içinde böyle mimarisiyle öne çıkıp, şehrin simgesi olan bir bina maalesef yok. Ulu Önder Atatürk, Cumhuriyet döneminin ilk binalarından birini, Türkocağı binasını, sadece iki yıl içerisinde yaptırmış. Türkocağı diye bilinen bina, şu an bizim Operet Sahnesi olarak bilinen sahnedir. Yapımına 1927 yılında başlanmış, 1930 yılında da yapımı tamamlanmış. Ve Atatürk, yapıldığı süre içerisinde sık sık giderek inşaatın gidişatını yakından takip etmiş. Bu binanın da bir süre sonra talebi karşılamakta yetersiz kalması nedeniyle, Ulus’taki Opera sahnemiz yapılmış. Fakat Opera sahnemiz de ne yazık ki çok düşük kapasiteli. Zaten sergi evinden dönüştürülmüş bir bina. Büyük sıkıntıları olan, 60 yılda yaşlanmış ve yıpranmış bir yapı. Mimari olarak simgesel bir bina; ama dönemin koşullarında bile yetersiz olan binamız, şu an tamamen yetersizliğini her geçen gün öne çıkarıyor. Başkent’e yakışacak, kültür ve turizmi geliştirecek bir opera binasına acilen ihtiyaç var.

Seyirci profilinize değinirsek, genç nüfusun ağırlığı nedir?
Bir örnekle açıklayayım; “Aida” operamız zor bir operadır; yaklaşık dört saat sürüyor. “Idomeneo” operamız, Mozart’ın izlenmesi en zor operalarındandır. Bu operalarımızın bir sezon boyunca seyirci profiline baktığımızda, genç izleyicilerin ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Bundan hareketle diyebilirim ki izleyici profilimizde büyük bir değişim ve gelişim söz konusu. Bunun da kendimce düşündüğüm nedenleri; öncelikli olarak üniversitelere artık daha yakınız. İkincisi, yaptığımız halk konserleri, belli bir noktada izleyicinin ilgisini uyandırdı sanırım. Halk konserlerini izleyen vatandaşlarımız, sahnelerimize gelerek eserlerimizi de izlemeye başladı. Üçüncü olarak, gençlerimiz için opera ve bale sanat dallarının ilgi çekici olması için çaba sarf ettik. Şöyle ki, farklı içerikli eserler sahneledik. Her türlü kesime hitap edebilen, izleyici profilimizi geliştirmemize yardımcı olan eserler sahneledik. Bu şekilde izleyici profilimizi geliştirdiğimiz gibi, üniversitelerimizde yaptığımız temsillerle de izleyicilerimizin kalıcı olmasını sağladık. Sezon başında kendimize belirlediğimiz hedefin çıtasını her geçen gün yükseltiyoruz. Her yeni gün daha büyük hedefler koyuyoruz kendimize. Şehrin birçok yerinde artık ADOB var. Bütün kitapevlerinde aylık, yıllık programlarımız ile temsil ayraçlarımız var. Dolayısıyla seyircilerimizle her noktada buluşmaya çalışıyoruz.

Ankara ADOB Müdürlüğü, çok yeni bir müdürlük. Fakat bu süre içerisinde prömiyer sayılarında, turnelerde ve şehir içi etkinliklerde bir artış söz konusu. Siz de bu müdürlüğün ilk müdürü ve sanat yönetmenisiniz. Bu tamamen Ankara Müdürlüğü’nün bir farklılığı ve özelliği diyebilir miyiz?
Kesinlikle diyebiliriz. Biz Ankara Müdürlüğü’yüz. Yani Ankara için uğraşıyoruz. Buradaki varoluşumuzu daha da öne çıkarmaya çaba sarf ediyoruz. Turneler evet, önemli; ama önce şehir içinde var olmamız gerekiyor. Önce şehir içinde kendimizi kabul ettirip, potansiyelimizi bu yönde arttırmamız gerekiyor. ADOB zaten tanınan ve simgesel yapıya sahip olan bir kurum. Ne kadar tanınıp, bilinseniz de gözden ırak olan, gönülden de ırak oluyor. Biz Müdürlük olarak bunun farkındayız ve çalışmalarımızı bu yönde sürdürüyoruz. Sanatsal çizgimizi hep yukarı taşımaya çalışıyoruz, ilklere imza atmaya çalışıyoruz. Örneğin Ankara Müdürlüğü’nün kurulması, Cumhuriyet tarihinde bir ilktir. Dolayısıyla bu ilkin yansımalarının da yine ilkler olarak devam etmesi gerekiyor. Birçok eserin dünya ve Türkiye prömiyerini, çok büyük başarılarla sergiledik. Her turnemizden, bir sonrakinin imzasını atarak döndük. Benim için özellikle bulunduğumuz şehirde belli bir yer edinmek çok önemli. Türkiye’de bir sezonda üç ayrı Türk operası oynayan tek kurum Ankara Müdürlüğü’dür. Bu çok önemli. Gelecek sezonda da yine üç ayrı Türk operasını seyircilerimizle buluşturma hedefimiz var.

Sezonun kapanmasına az kaldı; fakat prömiyerler son hız devam ediyor. Mayıs’ta perdelerin kapanmasıyla sahne haricinde, şehirde ne gibi etkinlikleriniz olacak?
Bu ay iki prömiyerimiz var. Bir tanesi Modern Dans Topluluğu’nun “Far From Now” adlı eseri, diğeri de yaklaşık 30 yıldan sonra yeniden sahnelemekten büyük heyecan duyduğumuz “Macbeth” operamız. Mayıs ayında da Birim Dans Tiyatrosu’nun “Çakırcalı Efe” adlı eserinin dünya prömiyeri var. Yani perdeleri kapatana kadar prömiyerlere devam ediyoruz. Daha sonra hemen Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali’ne, “Aida” operamızla ve “Üç Silahşörler” balemizle gidiyoruz. Aspendos’tan sonra Cer Atölyeleri’nde yine bir konser hazırlığımız var. Geçen sene Cer Atölyeleri’nde, haziran ayında yaptığımız “Yaza Merhaba Konseri” büyük yankı uyandırdı. Şimdi yine aynı mekanda, bu kez “Üç Soprano” grubumuzla yine bir yaza merhaba konseri düşünüyoruz. Ardından, Temmuz ayında gerçekleşecek İstanbul Opera Festivali’ne “Aida” operasıyla katılacağız.

“Cem Sultan” operasına değinirsek, bu eserin ADOB için önemi nedir?
”Cem Sultan”, dünyaca ünlü Türk bestecisi hocamız Sabahattin Kalender’in eseridir. Fatih Sultan Mehmet’in oğullarından biri olan Cem Sultan’ın yaşamını ve sürgün hayatını konu ediniyor. Eser 27 Şubat’ta dünya prömiyeri yaptı. Bizim için en heyecan verici kısım ise şuydu; Eserin bestecisi hocamız Sabahattin Kalender ve librettist Osman Güngör Feyzoğlu da o akşam eseri bizimle beraber izledi. Bu kesinlikle bizim için çok özeldi.

Ankara sahnelerinde ilk kez hem müdür, hem sanatçı olarak “Üç Silahşörler” eseri ile yer aldınız. Bu eser olmasının bir önemi var mıydı sizin için?
Antalya’dan farklı olarak burada, haftada iki gün Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda ders veriyorum. Tabi Antalya’ya göre, buradaki tempo çok daha yoğun. Evet, “Üç Silahşörler” ile sahneye tekrar döndüm. Çok özlediğim orkestramla…
Bu eserle yeniden orkestrada yer almamın benim için ayrı bir önemi var; Kardeşim Armağan Davran ve çok sevgili arkadaşım Volkan Ersoy’un, eserin librettosunu yeniden yazdıkları, koreografisini yaptıkları eserle sahnedeyim. Böylece birçok ilk aynı anda oldu.

Hem yeni kurulan bir müdürlüğün başındasınız, hem de genç bir sanatçı yöneticisiniz. Genç bir müdür olarak göreve geldiğinizde herhangi bir zorluk yaşadınız mı?
Teşekkür ederim. Benden daha genç olup, genel müdürlük görevini yürütmüş sanatçılar var. Şundan dolayı zorlandım; ADOB’un müdürlük olarak geçişi zordu. Ankara Müdürlüğü’nün benimsenmesi uzun bir süreç alacak. Buna bağlı olarak sanatçı arkadaşlarımın doğal olarak benden beklentileri vardı. Sonuç olarak ilk göreve geldiğim zaman yaşanan tereddütlerin birçoğunu aştım. Amaç daha iyi bir sanat, herkes için daha eşit orantıda sanat ve düzenli bir yaşam. Müdürlük olarak elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.

Yeni sanat sezonunda seyircileri neler bekliyor?
Repertuarlarıımız onaylandıktan sonra Genel Müdürümüz Sayın Prof. Rengim Gökmen yeni sezonun duyurusunu yapacaklar. Hedeflerimize gelince ilk olarak üç Türk operası sahnelemek istiyoruz. İki klasik bale eserimizin yanı sıra, bir Türk balesi “yaratılması” düşünülüyor. Tamamen yeni bir eser olacak. Eserin librettosu, müzikleri hazır. Koreografı da belli. Şu an görüşmeler devam ediyor. Eserin gelecek mart ayında sahnelenmesi planlanıyor. Ayrıca bale birimimiz üçlü bale hazırlayıp, yine ocak ayında sahnelemeyi planlıyor.
Modern Dans Topluluğu’nun iki projesi, Birim Dans Tiyatrosu’nun bir dünya prömiyeri var.
Bunların dışında sezon boyunca sürecek bir A. Mozart, G. Verdi ve G. Puccini operalarımızı dönüşümlü olarak sahnelemeyi düşünüyoruz. İki döneme ayırdık bu sene programımızı; birinci dönem ve ikinci dönem eserleri olarak.
Bunun yanı sıra en az iki tane olmak üzere çocuk oyunu düşünüyoruz. Ayrıca çocuklarımızın sahnelediği ve sezon boyunca devam eden “Küresel Isınma” eserimiz sonlandırılacak ve yine çocuklarımız tarafından hazırlanacak yeni bir eser sahneye konulacak.
Operet Sahnesi’ndeki etkinliklerimiz devam edecek.
Birinci dönem eserleri aralık ayına kadar sürecek, ikinci dönem eserleri de ocak ayında başlayacak.

Neden böyle bir ayrım yapıldı?
Hem izleyici, hem sanatçılar, hem de teknik açısından böyle bir uygulamayı düşünüyoruz. Tabi bunun yanı sıra sezon boyunca devam edecek eserlerimiz var. 2009-2010 sanat sezonundan farklı olarak eserlerimiz, belirlediğimiz temsil sayısını tamamladığında, yeni eserleri programımıza almayı hedeflediğimiz bir sezon olması için teknik çalışmaları sonlandırmak üzereyiz.

Son olarak ne söylemek istersiniz?
Biz sanatçılar çok özel bir mutfakta çalışıyoruz. Burada her şey özenle, çok emek harcayarak, çok çok detaylı düşünülerek ortaya çıkıyor. Emeğimizi, paylaşabileceğimiz üç sahnemizde en iyi şekilde sunmak istiyoruz. Şu ana kadar gördüğüm kadarıyla, izleyicilerimiz bizi yalnız bırakmıyor. Böyle oldukça biz de bir adım daha ötesine gidip daha iyi imkanlar sunmaya çalışıyoruz. Bizi seven ve bizden desteğini, ilgisini esirgemeyen tüm seyircilerimize, basın mensubu arkadaşlarımıza ve dostlarımıza teşekkürü bir borç biliriz.

scroll to top