6a00e39823a90188330133f0edc834970b

Dünyada Operanın Tarihi
İtalya’da doğan operanın tarihi 16.yüzyıla kadar gitmektedir. Bilinen ilk opera Jakopo Peri’nin eseri “Dafne” 1597 yılında Floransa’da sahnelendi. Ancak bu operanın müziği bugün kayıptır. Buna karşın Peri’nin Fransa kralı IV Henry ile Marie Medici’nin Floransa’daki Pitti Sarayı’ndaki evlenme törenlerinde 1600 yılında sahnelenen “Euridice” adlı operasının müziği günümüze kadar ulaşmıştır. Orfeus ve Eurydike hikayesini anlatan bu eserin librettosu Rinuccini’ye, müziği ise Peri ve Giulio Caccini’ye aittir.

Dünyada başat durumda olan İtalyan operası bu konumunu günümüze kadar taşımıştır. İtalyan olmamalarına rağmen, Handel, Glück ve Mozart dahi İtalyanca operalar yazmışlardır. 19. ve 20. yüzyılda doruğuna erişen opera sanatında en ünlü operalar arasında yer alan İtalyan bestecileri Rossini, Bellini, Donizetti, Verdi ve Puccini’nin operaları günümüzde tüm dünyada sahnelenmeye devam etmektedir.

Kısaca “sözlerinin tümü veya bir kısmı şarkılı, müziğe uygulanmış sahne yapıtı” veya “bestelenmiş, sololu, korolu, orkestralı sahne oyunu” olarak tanımlanan opera; günümüzde tüm sanat dallarının iç içe geçtiği, inandırıcı bir hikâyeye gereksinim duyulmayan, harika şarkıların, görkemli kostümlerin ve dekorların, orkestra müziğinin bir araya geldiği bir sahne oyunu olarak tanımlanabilir. Efsanelerin, mitolojik ve tarihi olayların anlatıldığı hayal gücünü coşturan bir sanat dalı…

Türkiye’de Opera
Bu sanat dalından uzun süre yoksun kalan ülkemizde Osmanlı İmparatorluğu zamanında Avrupa ülkelerini ziyaret eden elçilerin sundukları “Sefaretname”’lerde opera sözcüğü sıkça geçmektedir. III Murat zamanında (1574-1595) sarayda ilk müzikli oyunun sergilendiğini biliyoruz. Saray kâtibinin tuttuğu notlardan öğrendiğimize göre III Selim’in (1761-1808) Topkapı sarayında 1797 yılında yabancı bir topluluğa opera temsili verdirdiğini de öğreniyoruz.
Tanzimat’tan sonra İstanbul’da yapılan tiyatro binalarında İtalyan opera toplulukları tarafından Verdi operalarının temsilleri verilmiştir. Türkiye’de 19.yüzyılın ortalarına doğru başlamış bulunan, müzikte yenilenme çabalarında İtalyan opera sanatının ve İtalyan hocaların etkisi büyüktür. Örneğin, Tanzimat’tan 7 yıl sonra, Verdi’nin “Ernani” operası 1846 yılında bir İtalyan opera grubu tarafından Beyoğlu’nda oynanmıştır. Temsillere ait elimizdeki afişler ve gazete haberlerinden Verdi operalarının, 1846-77 yılları arasında İtalya’daki ilk temsillerinden bir ya da birkaç yıl sonra İstanbul’da oynanmış olduğu ve büyük bir izleyici grubuna hitap edilmeye başlanmış bulunduğu anlaşılmaktadır.
Bosco adlı bir İtalyan tarafından İstanbul’da yapılan ilk tiyatro binasında, 1840 yılında metinleri Türkçe’ye çevrilerek Gaetano Donizetti’nin Belisario operası oynanmıştır. Bu tiyatroyu 1844 yılında devralan Tütüncüoğlu Michael Naum Efendi’nin tiyatrosunda oynanan ilk opera (29 Aralık 1844) Gaetano Donizetti’nin “Lucrezia Borgia” adlı yapıtı olmuştur. 1846 yılında bu tiyatronun yanması üzerine Naum Efendi, bugünkü Tokatlıyan İşhanı’nın bulunduğu yörede yeni bir tiyatro kurmuş ve ilk temsiline Sultan Abdülmecit de gelmiştir. Naum Efendi burada yirmialtı yıl İstanbullulara hizmet vermiştir. 5 Haziran 1870 yılında ikinci kez yanıncaya kadar Naum Efendi’nin tiyatrosunda düzenli opera temsilleri verilmiş, Naum Efendi, tiyatrosunda yabancı dillerde yapıtlar sahneleyebilmek için “imtiyaz” alarak bu konuda bir tekel oluşturmuştur. Bu arada diğer azınlıkların kurduğu, Dikran Çuhacıyan’ın, Güllü Agop’un, Küçük İsmail ile Mınakyan’ın opera kumpanyaları da önemlidir. Ancak o dönemde Osmanlı İmparatorluğu büyük siyasi bunalımlar içindedir. Opera konusu uzunca bir süre gündemde yer almaz, Böylece 1885 yılından yeni cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılına kadar çoksesli Türk Sanat Müziği ve hele opera konusu tamamen duraklama dönemine girmiştir.

Cumhuriyet Dönemi
Cumhuriyet’in ilk yıllarında duraksayan müzik ve sahne çalışmaları Atatürk’ün “Türk halk müziği temellerinde Batı’nın çok sesli teknik ve yöntemlerinin kullanılarak yeni bir müzik yaratılması” ilkesi üzerine yetenekli gençlerin Avrupa’ya müzik öğrenimine gönderildiğini görüyoruz. Sonradan yurda dönen genç müzikçiler, 1930′lardan sonra bu alanda büyük değişimlerin yaşanmasına öncülük etmişlerdir. Ankara’da Musiki Muallim Mektebi, İstanbul’da Darülelhan kurulur. Genç öğretim üyeleri bu kuruluşlarda öğrenci yetiştirmeye başlar, opera alanında gerek besteci gerekse yorumcu açısından umutlu bir geleceğe ilk adımlar bu dönemde atılır.

Cumhuriyet’in müzik politikasına uygun ilk opera Ahmet Adnan (Saygun) tarafından bestelenmiştir: “Özsoy” (Feridun) operasının metnini Münir Hayri (Egeli) yazmıştır. Bu eserin konusu ve librettosu üzerinde Atatürk titizlikle durmuş ve takip etmiştir. Eserde Türkler ve İranlıların aynı soydan geldiği teması işlenmiştir. Özsoy ilk kez 19 Haziran 1934 günü Atatürk ve resmi konuğu İran şahı Rıza Pehlevi’nin huzurunda sahnelenir. Bu operayı Ahmet Adnan Saygun’nun “Taşbebek” operası ve Necil Kazım Akses’in “Bayönder” operası izler.

İlk ulusal operaların sahnelenmesinden sonra Atatürk’ün direktifleriyle Milli Eğitim Bakanlığı Ankara’da bir devlet konservatuvarının kurulmasıyla ilgili hazırlıklara başlar. İlk olarak bir Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kurulur.1935/36 yıllarında Almanya’dan gelen ünlü besteci Paul Hindemith ve ünlü tiyatro rejisörü Karl Ebert’in raporları üzerine, 1924 yılında kurulmuş bulunan Musiki Muallim Mektebi’nin öğrencileri arasından seçilen elemanlarla, bu kurumun içinde Devlet Konservatuvarı sınıfları başlatılır. Bu sınıflarda müzik sanatının bütün dallarının yanı sıra tiyatro ve opera çalışmaları da kısa zamanda ivme kazanarak sürdürülmeye başlanır. Paul Hindemith zaman zaman gelerek denetlemelerde bulunacak ama anlaşmalı olarak Ankara’da kalan Karl Ebert Devlet Konservatuvarı Tiyatro Tatbikat Sahnesi ve Opera Stüdyosu’nu dokuz yıl kesintisiz yönetecektir.

Başlangıçta Opera Stüdyosunda uluslararası opera literatürünün standart eserlerinden örnekler, Türkçe metinli denemeler halinde geliştirilir. Öğrencilerin sahneye koydukları ilk oyun, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın eşliğinde ilk olarak Türkçe metinle oynanmış bulunan W. A. Mozart’ın bir perdelik Bastien and Bastienne adlı operasıdır. Olumlu tepkiler üzerine batı operalarından Türkçe librettolu operalar oluşturma çabası sürdürülür. 1940 yılında Türkiye’de ilk olarak, ünlü besteci G. Puccini’nin Madame Butterfly operasının sadece 2.perdesi, 1941 yılının mayıs ayında da gene Puccini’nin Tosca operasının sadece 2.perdesi, konservatuvarın opera stüdyosu elemanları tarafından, Türkçe librettolarla ve üstün bir başarı ile sahneye konulur.

Bu ilk opera temsilleri, zamanın basınında oldukça ilginç yankılar yaratmıştır. Üç yıllık yoğun çalışma ile elde edilen bu büyük başarı sonunda, 16 Mayıs 1940 tarihinde yürürlüğe giren bir yasa ile Musiki Muallim Mektebi içinde idareten kurulup faaliyete geçirilmiş olan Devlet Konservatuvarı sınıflarının Müzik, Opera, Bale ve Tiyatro bölümlerini içine alan bir Devlet Konservatuvarı’na dönüşmesi sağlanmıştır. Bugün bu konservatuvardan yetişen yetenekli bestecilerimiz, müzikçilerimiz, solistlerimiz, balerinlerimiz ülkemizde ve dünyada da seslerini duyurmakta, övünç kaynağımız olmaktadırlar.

1947/48 yılları arasında Ankara’da, ünlü Alman mimar Bonatz tarafından, Ankara Sergievi binası tiyatro ve opera binasına dönüştürülmüş ve Büyük Tiyatro, 2 Nisan 1948 Cuma gecesi törenle hizmete girmiştir. “Türk Beşlileri” olarak nitelenen bestecilerin eserlerine yer verilen bir programla açılışı yapılan “Büyük Tiyatro” da o gece Ahmet Adnan Saygun’un “Kerem” operası da ilk kez seslendirilmiştir.


Mersin’de ilk Opera – 1-3-4 Mart 1947

Ankara Sergievi’nin açılışından önce, opera çalışmalarını Ankara Tatbikat Sahnesi’nde yapan Carl Ebert, vali Tevfik Sırrı Gür’ün daveti üzerine inşaatı biten ve döner sahnesi ve orkestra yeri olan Mersin Halkevi’nde bir temsil vermeyi kabul eder.“Tatbikat Sahnesi” ekibi, 116 kişilik bir kadro ile özel bir trenle Mersin’e gelir. Ekibin içinde Mersinli Nevit Kodallı’ da vardır. Mersin Halkevi, 1 Mart 1947 tarihinde Puccini’nin Madam Butterfly adlı eseriyle hizmete açılır. Temsil 3 ve 4 Martta da tekrarlanır. O dönem için bu eseri Ankara’da kaç kişinin izlediği konusunda bir bilgimiz olmasa da, taşra sayılan Mersin’de üç temsilde yaklaşık 3000 kişinin bu oyunu izlemesi şaşırtıcı olmalıdır.

1949 yılında özel bir yasa ile çalışmalarına başlamış bulunan Ankara Devlet Opera ve Balesi ile bu kurumun kolu halinde kurulan İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin çeşitli kadro ihtiyacını, Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olan sanatçılarla karşılayabilme imkânı elde edilmiştir.

Ankara Devlet Operası’nın kuruluşunda önemle yer alması gereken opera orkestrası ile korosu ve balesinin de 1950/53 yıllarından itibaren organize edilmelerine başlanmış olması, bu üç ayrı ünitenin zamanla üstün düzeyde bir bütün oluşturmasına imkân sağlanmıştır.


Dünyada Balenin Tarihi

Etimolojik olarak Bale, Fransızca Ballet kelimesinden Türkçe’ye girmiştir.Ballet sözcüğü onyedinci yüzyılda aynen İngilizce’ye de girmiş bulunmaktadır. Orijinali İtalyanca ballo (dans) kelimesinden türemiş balletto, bunun kökeni de Latince ballare (dans) kelimesinden gelmektedir.
15. yüzyıl sonlarında İtalyan rönesansı sürecinde saraylarda ortaya çıkan bir gösteri dansı olan bale, sonraları Fransa, İngiltere ve Rusya’da gelişerek bir konser dansı formuna sahip oldu. Tiyatro sahneleri yapılmadan önce geniş salonlarda ve odalarda klasik müzik eşliğinde yapılan bale gösterileri bilahare kendi lügatçesine sahip yüksek derecede teknik bir dansa dönüştü. 17 yüzyılda, XIV Louis zamanında Fransız saraylarında daha da geliştirilen bale sanatı 1830’dan sonra bu ülkede düşüşe geçmişse de Danimarka, İtalya ve Rusya’da önem kazandı. Birinci Dünya savaşı öncesinde Batı Avrupa’da tekrar ortaya çıktı. Rus Sergei Diaghilev’in kumpanyası kuraklık ve Bolşevik devriminden kaçan birçok dansçı için bir sığınak olarak tüm dünyada önem kazandı. Bu dansçılar Çarlık Rusyası’nda gelişen bir çok koreografik ve stilistik yeniliği balenin çıktığı ülkelere getirdiler. 20. yüzyılda da bale sanatı gelişmeye devam etti. Bugün bu sanatı toplumlarına tanıtmak isteyenler tarafından bu etkileyici dans formu tüm dünyada bale okullarında eğitimli sanatçılarca öğretilmektedir. Dansçılar, koreograflar ve eğitimli sanatçılar tarafından mim, rol yapma ve genellikle orkestral ve sıklıkla vokal müzik konularında eğitim görürler.

Türkiye’de Bale
Türkiye’de ilk özel bale okulu İstanbul’da Lydia Krassa Arzumanova tarafından 1931 yılında açılmıştır.1944 yılında Eminönü Halkevi Bale Grubu tarafından İnci’nin Kitabı, Antikacı Dükkanı ve Bir Orman Masalı sahneye konulduğunda koreografinin Arzumanova tarafından yapıldığını da bilmekteyiz. Adı geçen eserlerden İnci’nin Kitabı ve Bir Orman Masalı’nın bestecisi Ahmed Adnan Saygun olup Eminönü Halkevi Orkestrası eşliğinde sahneye konmuştur.

İkinci Dünya Savaşı sürecinde kesintiye uğrayan çalışmalar 1947 yılında İngiltere’den davet edilen ünlü bale uzmanı Dame Ninette de Valois ile tekrar başlamıştır. Valois tarafından ilk bale okulu 1947 yılında İstanbul’da Yeşilköy’deki pansiyonlu bir ilkokulda kurulmuştur. Okulun resmi açılışı 6 Ocak 1948 yılında Vali Dr. Lütfi Kırdar tarafından yapılır. Değerli bale uzmanlarının eğitimi altında yetiştirilmiş bulunan ilk baleciler üç yıllık bir eğitim ve öğretimden sonra öğrenimlerini 1950 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’nda kurulan bale bölümünde sürdürmüşlerdir. İlk mezunlar 1956/57 yılında verilmiştir.

Devlet Tiyatroları’nın ilk genel müdürü Muhsin Ertuğrul’dan sonra göreve 1951′de Cevat Memduh Altar getirildi. Altar, operada “repertuvar” sistemi ile “yıldız” sistemine önem vererek dünya sahnelerinin ünlü kişilerini davet etti. 1958′de tiyatro ile opera ayrılıp iki farklı Genel Müdürlük olunca, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin ilk genel müdürlüğüne de Necil Kazım Akses getirilmiştir.

1959/60 yılında İstanbul’da da opera kurma çalışmaları sonuçlandı ve Aydın Gün, Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda İstanbul Şehir Operası’nı kurdu. 1970′te özel bir yasayla devlete bağlanan bu kuruluş halen İstanbul Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü olarak etkinliklerini sürdürmektedir.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak, Ankara ve İstanbul’dan sonra 1983 yılında İzmir Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü, 1992 yılında Mersin Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü, 1999 yılında da Antalya Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü kurulmuştur. En son olarak kuruluş kararı 1992 yılında alınan fakat ancak 2008 yılında kurularak 1 Ekim 2009 tarihinde perdelerini açan Samsun Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü’nün de eklenmesi ile bugün Türkiye’nin Opera ve Balesi olan altı kenti bulunmaktadır.

Bu yazımızdan anlaşılacağı üzere Türkiye’de opera ve balenin kurumsal başlangıç tarihi 1948 yıllarına kadar gitmektedir. Bu iki sanat dalının ülkemizde çok kısa bir geçmişi olduğunu görüyoruz. Buna karşın gerçekleştirilenler dikkate alındığında Türkiye’nin büyük başarılara imza attığı ve bu sanatların çok iyi bir geleceğe sahip olduğu gözden kaçırılmamalıdır